Allahü Ehad Ver-resulü Ahmed

Allahü ehad ver-resulü Ahmed
İbrahim Havvas hazretleri anlatır:
Bir sene hacca gitmeye niyet ettim. Bu niyetle yola çıktım. Maksadım Kâbe-i şerif tarafına gitmek olduğu halde istemeyerek ters yöne gidiyordum. Allahü teâlânın iradesi beni batı tarafına çekiyordu. En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim. Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm. Kapı önünde bir kısım insanlar bir araya toplanmışlardı. Yaklaştım ve (Niçin toplandınız?) diye sordum. (Rum Kayseri’nin kızı delirdi. Çare bulmak için doktorları toplandı) dediler.
Bunda bir hikmet olsa gerektir dedim ve içeri girdim. Orada Kayser’in kızını parlak ay
gibi gördüm. Bana bakıp dedi ki:
- Hoş geldin ey İbrahim Havvas!
- Beni nereden tanıyorsunuz?
- Canımı Cânâna teslim etmek istedim ve Hak teâlâdan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyaz ettim. Rüyamda buyuruldu ki: “Yarın İbrahim Havvas sana gelecek!”
- Hastalığınız nedir?
- Bir gece dışarı çıkıp ibret nazarıyla gökyüzüne baktım. Kendimden geçtim. “Allahü ehad ver-resulü Ahmed” kelimesi dilime manası kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten hâlime delilik alameti bana da deli dediler. [Bu sözlerin manası “Allah birdir ve Peygamberi Ahmed (yani Muhammed aleyhisselam)‘dır].
- Bizim diyara gelmek ister misin?
- Sizin diyarda ne var?
- Mekke Medine ve Beytül-mukaddes (Mescid-i Aksa) oradadır.
- Sağ tarafına bak!
Baktım bir düzlükte Mekke Medine ve Beytül-mukaddes karşımda duruyor gördüm. Az sonra dedi ki:
- Vakit yaklaştı. İstek ve arzu haddi aştı.
Kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti.

Ashabi Bedir’in Fazileti

1- Bedir Savaşı’na katılanların cennetlik olduklarını bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müjdelemişlerdir.

2- Savaşın seyri sırasında kendilerine Allah tarafından gönderilen meleklerin de katıldığı Kur’ân’da bildirilmiş olup bu onlar için ayrıca bir fazilet sebebidir.

3- Ehli kemâl bazı zevatın beyanına nazaran Evliyâullah’dan pek çoğu velilik makamına Bedir ehlinin mübarek isimlerini okumaya devam etmekle nail olmuşlardır.

4- Birçok hastalığa tutulan kimsenin Bedir ehlinin mübarek ismini zikr ederek bu vesile ile şifa taleb edip lütfü ilâhiye mazhar olarak hastalık*larından kurtuldukları rivayet edilmektedir.

5- Ehli irfan bir zat: “Hasta bir kimsenin başı*na elimi koyup halis bir niyyetle Bedir ashabının adını okuduğumda mutlak şifa hâsıl olmuştur. Hatta hastanın eceli dahi gelmişse en azından rahatsızlığı hafiflemiştir.” demektedir.

6- Bazıları da: “Duadan önce Bedir ashabının isimlerinin okunmasının duânin sür’atle kabulüne vesile olduğunu” söylemişlerdir.

Cafer b. Abdullah şöyle diyor:

“Babam bana Peygamber (S.A.V.)’in bütün ashabını sevmemi vasiyet eder ve şunu ilave ederdi.

“Ey canım yavrum Bedir ashabının adı zikr edilince duâ kabul olunur bu mübarek isimleri zikreden kulu ilâhi rahmet; bereket gufran ve rızâ-ı İlâhî kuşatır. Bu isimleri okuyarak hacetde bulunanın dileği mutlaka yerine getirilir…”

7- “Ehli Bedrin üzerinde bulundurmak oku*mak hıfzetmek düşman üzerine nusret düşman*ların şerrinden vikayet ve yangın ve hırsız ve boğul*maktan sıyânet ve veba ve tâûn ve cünûn ve emrazı sâireden himayet ve zevali fark ve husûlu gına ve vefâi duyûn ve güfrânü zünûb ve keşfi kürûb ve ten*viri kulûb velhâsıl cemîi matâlibi dünyeviyyeye ve mekâsıdı uhreviyyeye vusul ve celbi menfaii âlakiyye ve enfüsiyye ve ins ve cinnin mazarat-larını def etmek ve merâtibi dünyeviyyeye nail olmak için iksiri mücerreb olduğuna Meşihât-ı İslâmiyye tarafından mücahidini Islamiyyeye hediye olunmuştur.”

Şu kadar var ki: Bu mübarek isimlerin okunuşu sırasında herbirinin adı söylenince Radıyallahü anh (Allah ondan razı olsun) demek lazımdır. Şüphe yok ki Peygamberimizin adı söylenince Sallallahü Aleyhi ve Sellem denecektir. Zira bu edebe riayet etmek maksadın daha kısa zamanda elde edilmesinde vesiledir.

Cenab-ı Hakk (c.c.) bizleri onların şefaatine nail eylesin. Amin

Hazret-i Ebu Bekir’in Üç Vasfı

Hazret-i Ebu Bekir n üç vasfı
Bir gün Peygamber efendimiz buyurdu ki; (Ya Cebrail Ömer’in faziletlerinden anlat.) O da dedi ki: Nuh aleyhisselamın peygamberlik süresi kadar yani 950 yıl Ömer’in faziletlerinden bahsetsem bitiremem; fakat onun bütün iyilikleri Ebu Bekrin bir iyiliği etmez.

Bir kimsenin yaptığı iyiliğin sevabı öğretene iki misliyle ona öğretene de onun iki misliyle verilir. Sevapların katlanması geometrik dizi gibi artar. Ve bütün ümmetin bütün iyiliklerinin sevapları en sonunda Ebu Bekri Sıddık radıyallahü anh’da toplanır. Ondan da katlayarak Muhammed aleyhisselama gider.

İşte hazret-i Ebu Bekrin bu dereceye gelmesinde onun üç vasfı vardı:

1) Malının hepsini verdi. Kendi çok zengindi sonunda üstünde sadece gömlek kaldı hepsini verdi. Peygamber efendimiz (Hiç kimsenin malı Ebu Bekrin ki gibi faydalı olmadı) buyurdu.

2) Canını feda etti. Bir gün müşrikler Peygamber efendimize saldırdılar. O da araya girdi kurtarmak için. Öyle bir dövdüler ki kemikleri kırıldı öldü diye bırakıp bir çuvala koyup evine götürdüler. 3 gün kendine gelmedi. Üçüncü günün sonunda gözlerine açtı annesi hemen yavrum diye koştu. Bir yudum ağzına su vermek istedi. O zaman buyurdu ki Muhammed aleyhisselam nerede onun durumu nasıl ben onun iyilik haberini almadıkça ağzıma hiçbir şey sürmem dedi.

3) On katrilyonda bir kalbinde küçücük bir (acaba) yoktu. Tam iman. Tam tasdik. Mesela Mirac hadisesi. Müşrikler bu iş bitti diye sevinerek geldiklerinde senin efendin bir anda Kudüs’e oradan göklere gitmiş dediler. O söylüyorsa doğrudur inandım diyerek müşrikleri şaşkına çevirdi ve Müslümanların imanlarında sebat etmelerine vesile oldu. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu.

Dört Halîfenin Birbirinden Yükseklikleri

Dört halîfenin birbirinden yükseklikleri

Dört halîfenin birbirinden yükseklikleri hilâfetleri sırası iledir. Çünki doğru yolda olan âlimlerin hepsi diyor ki (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra insanların en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” hazretleridir. Ondan sonra Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh” hazretleridir).

Efdâl olmak ya’nî üstünlük bu fakîre göre(İmam-ı Rabbani hazretleri) fazîleti meziyyeti iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce îmâna gelmek din için herkesden çok mal vermek ve cânını tehlükelere atmakdır. Ya’nî dinde sonra gelenlere üstâd olmakdır. Sonra gelenler herşeyi öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi Sıddîk “radıyallahü anh” hazretlerinde toplanmışdır.

Herkesden önce îmâna gelmiş malını ve cânını din için fedâ etmişdir. Bu ni’met bu ümmetde ondan başkasına nasîb olmamışdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtına yakın buyurdu ki (Bana malını cânını Ebû Bekr kadar çok fedâ eden başkası yokdur. Eğer dost edinseydim elbette Ebû Bekri dost edinirdim).

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki (Allahü teâlâ beni size Peygamber gönderdi. İnanmadınız. Ebû Bekr inandı. Bana malı ile cânı ile yardım etdi. Onu hiç incitmeyin ve Ona hurmet ve ta’zîm edin!).

Bir hadîs-i şerîfde buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eğer gelseydi elbette Ömer Peygamber olurdu). Emîr [Alî] “radıyallahü anh” buyurdu ki (Ebû Bekr ile Ömerden her biri bu ümmetin en yükseğidir. Beni onlardan üstün tutan iftirâcıdır. İftirâ edenler dövüldüğü gibi onu döverim). (Mektubat-ı Rabbani 3. Cild 17. mektub)

Namaz Sevdalısı Birkaç Yürek

Sahabe efendilerimiz ibadete özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı.

Mesela Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara Sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu. Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde otuz-kırk sene yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih Tâvus b. Keysân Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah(c.c.) Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki bu o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Resûlullahın fedâisi: EBÛ TALHÂ

İslâm Güneşi Mekke’de parlarken Ebû Talhâ 20 yaşlarında delikanlıydı…
Medîne’nin asîl ve zengin ailelerinden birine mensuptu. Her gece evlerinde eğlence ve içki toplantıları vardı.Zenginliği sâyesinde bütün dünya nîmetlerini tatmak istiyordu…Daha kötüsü; birçok asil arkadaşları gibi
Puta tapmaktaydı..Etrafında sayısız kadın ve kız dolaşıyordu.
Fakat osadece biriyle evlenmek istedi. Haber yolladı.Evlenme teklifinde bulundu.Ümmü Süleym adlı bu hanımın kocası yeni ölmüştü.Şu cevabı verdi:
- Yetîm oğlum büyüyünceye kadar evlenmeyi düşünmüyorum.
Ümmü Süleym fakir olduğu halde küçük oğlunu üvey baba eline
bırakmak istemiyordu.Ebû Talhâ çâresiz bekliyecekti!..Evlenmem mümkün değil.. Epeyce zaman sonra bizzat kendisi gitti.Nezâketle evlenme teklifini tekrarladı:
- Oğlun artık büyüdü Ey Ümmü Süleym!..Kararını vermelisin dedi.
O’nun niyetinin iyi olduğunu anlıyan zeki kadınbaşka bir şeyden
endişeliydi. Açık açık söylemeyi uygun buldu:
- Yâ Ebû Talhâ! Ne yazık ki seninle evlenmem mümkün değil.
Neccar Oğulları Kabîlesinin bu en yiğit en zengin ve en yakışıklı
delikanlısı; hayretle sordu:
- Niçin?
- Çünkü sen müşriksin. Putlara tapıyorsun. Ebû Talhâ’nın hayreti arttı:
- Putlarımız sana bir zarar mı verdiler? Diye sordu.
Ümmü Süleym gâyet sâkin:
- Onlar kimseye; ne zarar verebilir ne de fayda!..dedi ve devam etti:
- Çünkü sen de biliyorsun ki; tahta putlarınızıaşağı mahalledeki
marangoz köleleriniz yapmaktadır! Taş ve toprak putllarınızı da yukarı
mahalledeki köleleriniz yaparlar.Ebû Talhâ gözlerini açmış evlenmek istediği kadını dinliyordu. O sözlerini şöyle tamamladı:
- Taptığınız putları ateşe atsan yanar! Kayaya çarpsan dağılır toz
olurlar! Senin gibi asîl bir efendinin işe yaramaz oyuncaklara
secde etmesi yakışır mı? Biraz düşüneyim… Zekî Medîneli ne diyeceğini şaşırdı sâdece sordu:
- Peki sen nelere inanıyorsun? Nasıl düşünüyorsun? Kadın cevap verdi:
- Seni beni yeri göğü yaratan ve yaşatan ve öldüren Allah; birdir
ve büyüktür. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve elçisidir.İşte benim inandığım budur.Zengin delikanlının aklı karıştı:
- Biraz düşünmek istiyorum! diyebildi.Tek başına kaldığı zaman gerçekten uzun uzun düşündü. Sonra tekrar Ümmü Süleym’in yanına vardı. – Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh. diyerek Kelime-i Şahâdet getirdi.Müslümanlık şerefine erişti.
Ebû Talhâ kelime-i şehâdet getirip Müslüman olunca O mü’mine hanım da:
- Ey Ebû Talhâ! Şimdi seninle hiçbir karşılık istemeden; evlenmeyi kabul ediyorum dedi.Ümmü Süleym hakikaten sevinçliydi. Çünkü bir insanıhem de kocası olacak bir insanı; sapık fikirlerden kurtarmıştı.Ancak Müslüman olduktan sonra Ebû Talhâ hazretleri o iyi kalbli hanımla evlenebildi. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmuş oldu.Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz Allahın emriyle;Medîne’ye hicretettiler. Bu şerefe eren Medîne halkı gerekli herşeyi; Muhacîrlere göç edenlere te’mîn ediyordu.
Lütfen kabul buyurun Hz. Ebû Talhâ ve muhterem hanımı daPeygamber
Efendimizin huzurlarına vardılar.
- Yâ Resûlallah. Biz de size şu küçük oğlumuzu armağan ediyoruz.
Lûtfen kabul ve duâ buyurunuz. İnşâallah size hizmette kusur etmezdediler. Bu küçük oğlu Enes idi.Efendimizin memnun oldukları gözerinden anlaşılıyordu. Küçük Enes’ikendi terbiyelerine aldılar. Bir sâyede Ebû Talhâ’nın üvey oğlu büyük bir şerefe nâil oldu.
Cenâb-ı Hak bir müddet sonra onlara yeni bir oğul verdi. Yeni bebek
evlerine sevinç getirmişti. Çünkü artık Sevgili Peygamberimiz de sık sık
onlara uğruyorlardı. Hatır soruyor cemâ’atle namaz kıldırıyorlardı.Ne yazık ki çocukcağız bir gün hastalandı.Az sonra da vefat etti. O sırada Hz. Ebû Talhâ evde yoktu. Ümmü Süleym evlâdını yıkadı kefenledi. Üstüne temiz bir bez örttü. Ev halkına:
- Babası geldiği zaman siz bir şey söylemeyin diye tenbih etti.
Akşamleyin Ebû Talhâ eve döndü. Her zamanki gibi yanında arkadaşları
bulunuyordu. Selâm verdi ve sordu:
- Oğlum nasıl? Hanımı:
- O şimdi daha sâkin ve daha huzurlu bir hâlde bulunuyor dedi. Sonra
efendisine ve misafirlere hazırladığı yemekleri ikrâm etti.Hayırdır inşâallah Hepsi âfiyetle yediler içtiler. Hiçbir şeyden haberleri olmadı.
Misâfirler geç vakit gittiler. Ancak o zaman hanımı konuştu: – Ey Ebû Talhâ! Aşağı hurmalıktaki komşularımız emânet birşey almışlar.
Bir müddet faydalanmışlar. Fakat sahibiemâneti geri isteyince itiraz
etmişler.
- Ne demişler?
- Daha zamanı gelmedi! Ne çabuk istiyorsun gibi şeyler!
- İnsafsızlık etmişler doğrusu!
- Evet öyle. İnşâallah biz etmeyiz.
- Hayırdır inşâallah! Birşey mi oldu?
- Evet…
- Ne oldu?
- Cenâb-ı Hak da bizdeki emânetini geri istedi deyince kocası hemen anladı.
- Oğlumuz öldü mü yoksa diye sordu:
- Allah sana ömürler versin…
Ebû Talhâ ilk oğlunun ölüm haberine rağmen sarsıldı.Fakat her şeye rağmen:
- İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn “Biz hepimizAllahın kullarıyız ve
ancak O’na dönücüleriz…” mânâsına gelen âyet-i kerîmeyi okudu.Hakkın emrine râzı olup sabretti…O günlerde Müslümanlar maddî sıkıntı
çekiyorlardı.Hazret-i Ebû Talhâ hanımına:
- Ey Ümmü Süleym! Evde yiyecek var mıdırdiye sordu. Hanımı da:
- Evet. Ne yapacaksın dedi.
- Resûlullah efendimizin mübârek seslerindezaîflik ve açlık hissediyorum. Gönderebilir miyiz? Hz. Ümmü Süleym derhal birkaç arpa ekmeğini beze
sardı. Oğlu Hz.Enes’in koltuğuna verip yolladı.Evet yâ Resûlallah
Sevgili Peygamberimiz Mescîddearkadaşlarıyla idiler. Ekmeklerle Hz.
Enes’i görünce:- Seni Ebû Talhâ mı yolladı.
- Evet efendimiz…
- Koltuğunda ekmek mi var?
- Evet yâ Resûlallah.
Bunun üzerine sevgili Peygamberimizarkadaşlarına:
Kalkın! Ebû Talhâ’nın evine gidiyoruz buyurdular.Bunu işiten Hz. Enes önlerinden koşturdu.Doğru eve gelip babasına meseleyi bildirdi. O da:
- Yâ Ümme Süleym!.. Peygamber efendimiz bütün cemâatlarıyla birlikte
yemeğe teşrîf ediyorlarmış. Şimdi ne yapacağız! Evdeki yemek hepsine
yetecek mi diye telâşlandı.Hanımı gâyet sâkin:
- Allahü teâlâ ve Peygamberi daha iyi bilirler. Sen telâşlanma cevabını
verdi.Gerçekten o gün iki cihân sultânı ve bütün arkadaşları Ebû Talhâ hazretlerinin evinde doydular. Bu olay şüphesiz Hz.Resûlullahın mu’cizesi ve ev sahiplerinin tevekkülü sâyesinde gerçekleşti.Günler sür’atle geçip gidiyordu.
Harp ve sulh anlarında Hz. Ebû Talhâ sevgili Peygamberimizden hiç ayrılmadı. En ufak işâretlerini bile yerine getirmek için canla-başla
çabalıyordu.Başta büyük Bedir gâzâsı olmak üzere bütün savaşlarda herşeyini; Allahü teâlâ ve Resûlü uğruna fedâ etti. Bilhassa Huneyn gâzâsında hârikaydı.Yüz kişiden hayırlıdır O gün Peygamber efendimiz buyurdular ki:
- Kim bir düşmanı öldürürse; düşmanın üzerinde nesi varsa O gâzîye âit olacaktır. Ganîmete dâhil edilmiyecektir.O savaşta Hz. Ebû Talhâ tek başına yirmiden fazla müşrik öldürdü. Üzerlerinde bulunan bütün eşyâları topladı. İçlerinden bir kılıç bile almadan hepsini Peygamber efendimizin
önlerine bıraktı.O’nun tek isteği sâdece Allahü teâlânın ve Resûlullahın rızâları idi.Sevgili Peygamberimiz:
- Asker içinde Ebû Talh’nın sesi 100 kişiden hayırlıdır
buyurmuşlardır.Sevgili Peygamberimizin vefâtlarından sonraMedîne’de duramadı. Şam taraflarına gitti. Ancak Hz. Ömer’in son zamanlarında baba ocağına döndü.70 yaşlarında Hakkın rahmetine. Sevdiklerine kavuştu.

MUS’AB BİN UMEYR Hakkında 2 Soru ve Cevap

Soru: Mus’ab bin Umeyr’i Mus’ab bin Umeyr yapan özellikler nelerdir?

Cevap: Mus’ab b. Umeyr Ashab-ı kiramın en büyüğü değildi. Ancak hayat-ı seniyyeleri itibariyle en büyük sahabilere denk bir misyon eda ettiğinde de şüphe yok. Bu konuda öncelikle bir kere daha şu tesbiti hatırlamada yarar var: Allah belirli dönemler itibariyle İslâm’a öyle insanlar lütfetmiştir ki bunların çoğunun eşi-menendi yoktur. Eğer onlar bugün veya bir başka dönemde yaşasaydılar eda ettikleri misyonları aynı enginlikle eda edemezlerdi. İşte Mus’ab b. Umeyr bu ölçü içinde tarihî misyonu olan Hz. Hamza Hz. Abdullah b. Cahş.. gibilerinden hiç de geri olmayan çok büyük bir sahabiydi..

Evet o Hz. Hamza Abdullah b. Cahş gibi sahabilerin yanında abideleşen kahramanlık misali olan insan-üstü insanlardandı. Sadece onlar mı? Elbette hayır. O kıyamete kadar arkasından gelecek olan dava erlerinin abideleşeceği temelleri de belirlemiş ve bu yönüyle de duygu düşünce ve sinelerimizde sonsuzluğa ermiş babayiğitlerdendir. Onun için böylelerini değerlendirirken onların tarihî misyonlarını hiç ama hiç unutmamak lazım.

Mus’ab b. Umeyr gözlerinin içine günah girmemiş cahiliyye çarpıklıklarını tanımamış birisidir. Yani haramın Mekke sokaklarında ve Harem’in etrafında matafın içinde kol gezdiği bir dönemde bile o hiç harama bulaşmadan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “cazibe-i kudsiyesi”ne kapılmış ve bir pervane gibi o ateşin etrafında dönmeye başlamıştı. Bununla beraber onu bekleyen birçok meşakkat sıkıntı ızdırap ve çile vardı. Evet o bir taraftan Mekke’nin en çileli sıkıntılı dönemlerini yaşarken öte taraftan annesinin tehditlerine hiç mi hiç kulak asmıyor ve hep Hz. Muhammed (sav)’e yakınlığını korumaya çalışıyordu. İşte bu yakınlık onu “ahlâk-ı âliye” ile ahlâklanmaya yükseltti ve zirve insan yaptı. Zira Allah Rasûlü (sav) onu her şey olabilecek bir balmumu seviyesinde iken ele almış kendi kalıbına koyarak istediği gibi şekillendirmişti.

Mus’ab b. Umeyr “medenîlere galebe ikna iledir..” düsturunu kullanarak Kur’ân’ın elmas düsturunu anlatma işinin tam eriydi. Evet güç dengesinin olmadığı dolayısıyla teknik ve stratejinin önem arz ettiği bir yerde tebliğ ve irşad işini tam anlamıyla yerine getirebilecek bir er. Tabir caizse o âdetâ bu işe göre programlanmıştı. Birdenbire tansiyonu yükselen hissiyatına mağlup düşen bağırıp-çağırmaya başlayan iş sarpa sarınca “ben artık yokum..” diyerek çekip giden asabî bir tip değildi. Tam aksine yüzüne tükürük atıldığı yerde bile tavrını değiştirmeden en öfkeli insanların tansiyonlarını aşağı çekmesini bilen sağlam iradeli biriydi. Yani tam bir denge düşünce ve irade insanıydı.

Bir dönemde Mekke’de ailesinin güzide bir çocuğu olarak depdebe içinde yaşama imkânına rağmen o bunların hepsini bir çırpıda terk etmiş ve Nebiler Serveri’nin çileli yolunu hem de iradî olarak seçmişti. Demek ki onun en önemli vasfı böyle bir iradeye sahip oluşuydu. Ağzına içki koymayan kadınlara karşı zaaf göstermeyen annesinin tüm menfî tavırlarına rağmen onu kırmadan rencide etmeden idare etmesini bilen ve hep Allah Rasûlü (sav) ile münasebetini kavi sıcak ve canlı tutan biri. Görüldüğü gibi bunların hepsi irade isteyen davranışlar olmasına karşılık o bunları başarmıştı. İşte Kâinatın Fahri (sav) insanlara yükleyeceği misyonları itibariyle çok iyi seçme ve değerlendirmesi yönüyle -ki Allah Rasûlü’nün bu özelliği bize “Muhammedün Rasûlullah” dedirtir- tebliğ ve irşad vazifesiyle başkasını değil onu seçip Medine’ye göndermişti. Hz. Ebu Bekir’e Hz. Ömer’e Hz. Ali’ye rağmen Mus’ab b. Umeyr.. ve o Medine’de hiç mi hiç panik yaşamadan sergilediği ciddi tavırla gönüllere itminan salmış Useyd b. Hudayr Sa’d b. Muaz Sa’d b. Ubade gibi devâsa kametlerin İslâm’la şereflenmelerine vesile olmuştu.

Evet o eşyanın perde arkasına gözlerini açmış ölümü gülerek karşılamaya hazır tam bir dava eriydi. Zaten hayatını da hep bu çizgide sürdürdü bu çizgide noktaladı. O Uhud’da şehid olunca bedenini örtecek kefen bulunamamıştı.. bulunamamıştı da avret mahalli üzerindeki peştemalle örtülmüş sair yerlerine “ızhır otu” kapatılarak gömülmüştü.

İşte bu ruh haleti içinde yaşayan Mus’ab b. Umeyr Allah Rasûlü’nun önünde savaşırken bir kolu koparılınca öbür kolunu o da budanınca hiç diriğ etmeden kinle nefretle kalkan kılıçlara boynunu uzatmıştı. Görüldüğü gibi o hep irade yörüngeli meşiet-i İlahiyyeye râm olan bir hayat yaşamıştı. “Allah bana bu iradeyi verdiyse ben de hayatım boyunca onun kavgasını vermeliyim” şuuru içinde dolu dolu yaşanan bir hayat.

Hâsılı; Mus’ab çetin olma zor olma ve aşılamayan tepe mânâsına gelen ismiyle önüne çıkan her engeli Allah’ın inayetiyle aşmış ve rahmet-i Rahman’a kavuşmuş çoklarının her zaman hayâl hanesini dolduran şehadet ile hayatını noktalamıştı.

←Önceki